Kesintili zorunlu 4+4+4'lük eğitim reformu hukukçuları da ikna etmedi.

8 yıllık kesintisiz ve zorunlu egitim sürecini dörder yıllık üç asamayla 12 yıla çıkartan, her bir kademenin ayrı kurum ve programlarla gerçeklestirilmesini ön gören 20.02.2012 tarihli 222 sayılı _lkogretim ve Egitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Degisiklik Yapılmasına Dair KanunTeklifi”nin gerekçesi incelendiginde, sorunun kesintili/kesintisiz egitimin anlamında yogunlastıgı görülmektedir. Kanun teklifi uyarınca kesintili egitim, belli yas grupları temelinde asamalara bölünen, her bir asamanın ayrı egitim kurumlarında farklı egitim ögretim program ve yöntemlerine göre verilecek egitim süreci anlamına gelmektedir. Tersi ifadeyle kesintisiz egitimle de, belli bir egitim süreci içinde aynı müfredat ve programlar temelinde, bu süre bitene kadar aynı mekanlarda verilen egitim-ögretimin kastedildigi anlasılmaktadır. Oysa, Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin büyük çogunlugunda, egitimin süreçlere bölünmesinin temel amacı, belli yas grupları açısından egitim mekanlarını ayırarak, farklı yas dönemlerine özgü davranıs kalıpları ve gelisim özelliklerindeki farklılıklardan kaynaklanacak sorunların önüne geçmektir. Çesitli yas dönemlerine gore egitim süreçlerini bölme, egitimin kesintili oldugu anlamına gelmemektedir. Sistemin bu sekilde yapılandırılması, egitimin pedagoji, psikoloji ve davranıs bilimlerinin geregi olduguna inanılan bir fiziksel/mekansal bir ayırmadan ibarettir. Kademelendirilmeye tabi tutulan egitim, okul öncesi egitim sürecinden orta ögretimin sonuna kadar (ülkelere gore 14-16 yasa kadar) güçlü ve kaliteli temel egitim hedefine uygun olarak aynı, fakat seçimlik derslerle çesitlendirilmis bir program çerçevesinde verilmektedir. Ögrencinin yetenek, gelisim ve tercihlerine göre seçmeli derslerle zenginlestirilmis program, orta ögretim sürecine kadar her ögrencinin güçlü bir temelde egitilmesi esasına dayanmakta, her bir ögrencinin bireysel farklılıkları ve egitimsel ihtiyaçları da gözönüne alınmaktadır. 10 ila12 yaslarından itibaren 3 ila 7 kadar program arasında tercih yapılabilen Belçika, Hollanda, _sviçre, Avusturya, Almanya gibi ülkelerde ise, programlara yönlendirme, kisisel ihtiyaçları ve gelisim özellikleri göz önüne alınarak ögrencinin yüksek yararı esasına dayandırılmakta, aile ve ögrencinin görüs ve tercihleri de hesaba katılmaktadır. Ayrıca, bu yaslardan itibaren seçilen programların içerdigi teorik ve pratik egitim, agırlıklı olarak okul temelinde verilmekte, mesleki ve teknik egitimin bir bölümü korumalı isyerlerinde devlet gözetimi ve denetimi altında belli standart ve ilkelere uygun olarak verilecek sekilde düzenlenmektedir. Bu yas grupları için uzaktan egitim ve evde egitim programları ise çok sınırlı ve istisnai kosullarda uygulanan bir egitim yöntemi olarak dikkat çekmektedir. Sözkonusu ülkelerde egitim süreçlerinde yer alan programlar arası geçislerin ögrenci merkezli planlanması, tüm programların kaliteli ve uygun egitim yöntemleriyle desteklenmesi yoluyla farklı programlar arasında erken yaslarda seçimle karsı karsıya kalmanın egitim hakkı ile fırsat esitligini zedeleme, ayrımcılık üretme gibi sakıncaları bertaraf edilmeye çalısılmaktadır. Kanun teklifinin öngördügü degisiklige destek olması bakımından gerekçede örnek gösterilen ülkelerde de yas gruplarına göre yapılan kademelendirmenin, özellikle küçük yas gruplarındaki ögrencilerin fiziksel ve gelisim açısından farklı yas ve özelliklere sahip1 Yrd. Doç.Dr. Trakya Üniversitesi _._.B.F. Kamu Yönetimi Bölümü Hukuk Bilimleri Ana Bilim Dalı([email protected])

2 ögrencilerin tahakküm ve baskılarından korunmasına yönelik bir önlem oldugu açıktır. Kanun Teklifinin gerekçesi, egitimin ve egitim hakkının gereklerini Uluslararası Sözlesmelere uygun bir kapsam ve içerikte gerçeklestirmeye önem veren devletlere iliskin sistemi bütüncül bir incelenmeye tabi tutmadan eksik bilgi ve uygulamaların yanlıs degerlendirilmesi üzerine kurgulanmıstır.

Gerekçede mesleki egitime yöneltme yasının geç olması halinde mesleki egitimde istenilen kaliteye ulasılamayacagı, yapılan tercihlerin de bilinçli ve dogru tercihler olamayacagı, buyönüyle kesintisiz egitimin mesleki egitime darbe vurdugu iddialarını anlamak mümkün degildir.Mesleki ve teknik egitime baslama yasının dünyanın gelismis ülkelerinin çogunda uzun süreli bir temel ve ilkögretimin ardından verilmesi yönündeki tercihleri göz ardı ederek çıraklık egitimine

ya da uzaktan egitime yönlendirmeyi 11 yas sınırına kadar indirgemek kabul edilebilir görünmemektedir. Diger yandan özel egitim ihtiyacı içindeki ögrencilerin bu yapılandırmanın neresinde yer alacagı belirsizdir. Oysa, özel egitimin özellikle engelli ögrencilerin farklı egitimsel ihtiyaçlarını özel önlemlerle gidererek egitimsel ve toplumsal yasamın tüm alanlarına yastlarıyla esit biçimde katılımları temelinde bir sistem oldugu düsünüldügünde, egitim yoluyla mekansal ve program bazında yapılacak ayırmadan en fazla zararı engelli çocukların görecegi hesaba katılarak bu yönde bir olasılıgı bertaraf edecek önlemlerin kuvvetli gerekçelendirilmesi son derece önemlidir. Türkiye’nin tarafı oldugu Birlesmis Milletler Engelli Hakları Sözlesmesi, bütünüyle oldugu kadar egitim hakkı hükmüyle de devletlere engelli çocukların farklı egitimsel ihtiyaçlarını giderecek önlemleri alarak yasıtlarıyla aynı mekanlarda aynı egitim programları içinde egitim görmelerini saglama yükümlülügü getirmektedir. Yine Türkiye’nin tarafı oldugu Birlesmis Milletler Çocuk Hakları Sözlesmesi ile Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözlesmesi de egitimin tüm süreçlerinde çocugun yüksek yararının gözetilmesi gerektigini belirtir, egitimin toplumsal ve bireysel amaçları ile yöntem ve içerigine yönelik devlet yükümlülüklerini net bir dille ifade eder. Türkiye’nin egitim mevzuatını uluslararası hukuk sözlesmeleri ve sözlesmelerin denetim organlarının kararlarıyla uyumlu hale getirmek üzere yapacagı yasal düzenlemelerde, egitim hakkının içerik ve kapsamını uluslararası alanda üzerinde uzlasılan ilke ve standartlara göre belirlemesi zorunlulugu açık iken, basta dezavantajlı grupların egitim hakkı açısından belirsizliklerle yüklü teklifin yeniden ele alınması kaçınılmaz bir gerekliliktir. iç hukuk açısından bakıldıgında, kanun teklifinin yürürlükteki yasalarla da çatıstıgı görülmektedir. Mesleki Egitim Kanunu uyarınca çıraklık egitiminin en 2 en çok 4 yıllık bir süreyi kapsadıgı ve bu egitim sürecinin büyük bölümünün isyeri pratigi oldugu düsünüldügünde,4 yıllık temel egitim süresinin sonunda çıraklık egitimine yönlendirilen çocukların zorunlu egitimlerini ne sekilde tamamlayacagı belli degildir. Halihazırdaki yasal düzenlemeler uyarınca yaygın egitim kapsamında isyeri temelinde bir egitim olarak degerlendirilen çıraklıgın, örgün ve zorunlu egitim süreciyle nasıl bagdastırılacagı ciddi bir sorundur. Aynı sekilde, yasal mevzuatın geregi olarak ilkögretime hiç baslamamıs ya da bırakmıs olanların egitimini devam ettirebilmelerine imkan tanımak amacıyla var olan uzaktan egitimin bu amaç dısında istisnai ve yaygın egitim uygulaması alanından çıkarılıp genellestirilmesi riskinin oldugu da unutulmamalıdır. Bu yönüyle teklif, örgün ve yaygın egitim arasındaki amaç ve nitelik farkını gözetmeyen, zorunlu egitim ile istege baglı egitimsel süreçleri birbirine karıstıran yapısıyla hukuk teknigi ve egitimin amaçları açısından da sorunludur.

3 Teklifin gerekçesinde, 4 yıllık temel egitim süresinin ardından farklı programlara yönlendirmenin nasıl yapılacagı konusunda da bir açıklama bulunmamaktadır. Yönlendirmede ögrencinin ve ailesinin tercihlerinin ne derece belirleyici olacagı bilinmemektedir. Kaldı ki, ögrencilerin pedagojik, bilissel ve yetenek temelinde tam olarak gelismeden, güçlü bir temel egitim almadan gelecegini belirleyen bir seçimle karsılasması halinde kendilerinden bilinçli bir tercih yapması da beklenemez. Diger yandan, Türkiye gerçegi açısından bakıldıgında, kırsal kesimde yasayanlar basta olmak üzere genelde kız çocuklarının, aile ya da tarımsal isletmelerde çalısan çocukların, engelli çocuklarla güç kosullarda yasayan diger dezavantajlı ve yoksul kesimlere mensup çocukların ailelerinin böyle bir seçimle karsı karsıya bırakılması durumunda “çocugun yüksek yararı”nı ön plana alan bilinçli bir karar vermelerini beklemek de gerçekçi degildir. Bu nedenlerle yönlendirmenin kamu kurumları temelinde yapılmasının esas alınacagı düsünülebilir. Ancak, görevlendirilen kamu kurumlarının ögrencinin bireysel farklılık ve egitimsel ihtiyaçlarını iyi degerlendirebilmesi ve “çocugun yüksek yararı”na uygun karar verebilmesi için ögrencinin mezun oldugu kurum ile ailesiyle isbirligi içinde hareket etmesi, ögrencinin egitim gördügü okul ve ailenin de bu süreçte çocukların bireysel gelisim ve yetenekleri ile ihtiyaçlarını çok iyi gözlemlemis olmasını gerektirir. Egitim süreci, daha baslangıçtan itibaren bu sekilde yapılandırılırsa, kademelerin sonunda yapılacak yönlendirme kararlarının çocugun egitim hakkı açısından sorun yaratmayacagı düsünülebilir. Ancak Kanun Teklifinin 25. maddesi uyarınca hangi programlar için ilkögretim ikinci kademe okullarının olusturulacagını belirleme yetkisinin MEB’na, Ek 2. maddeyle de ilk ögretim birinci kademe

sonrasında hangi programların açık ögretimle iliskilendirilecegi ve zorunlu egitim kapsamına alınacagının belirlenmesinin de Bakanlar Kurulu’na bırakılması, Anayasa’nın hukuk devleti ilkesiyle çelisir niteliktedir. Yönetmelikle düzenleme yapılabilmesi için öncelikle ilgili Kanunlarda düzenlemenin içerik ve kapsamına iliskin sınırların çizilmesi, ilke ve standartların açıkça ortaya konması gerekirken, hukuk devletinin zorunlu unsurlarından olan yasal düzenlemelerin öngörülebilirligi ve belirliligi ilkelerinden uzaklasmak, yürütme ve idareye sınırsız takdir hakkı tanımanın tehlikeli sonuçlarını da beraberinde getirir. Bakanlar Kurulu’nun konuyu yönetmelikle düzenlemesi olasılıgı dısında kanun hükmünde kararnameyle düzenlemesi de sakıncalıdır. Anayasal açıdan Bakanlar Kurulu’nun egitim hakkı gibi sosyal haklara yönelik bir konuyu kanun hükmünde kararname ile düzenlemesine bir engel bulunmamakla birlikte, kanun hükmünde kararnameler rejiminin acele islere çözüm üretmeye yönelik bir yetki olarak son derece hassas ve uzun bir degerlendirme sürecine ihtiyaç duyan egitim alanının düzenlenmesinde kullanılması mümkün degildir ve Anayasaya aykırıdır. Sözkonusu kanun teklifi bu haliyle kanunlasırsa Anayasa Mahkemesi’nce iptali muhtemel, taraf olunan uluslararası sözlesme organlarının yogun elestiri ve raporlarına maruz kalmaya aday bir düzenleme olma tehlikesi göze alınmıs demektir. Ayrıca uluslararası insane hakları komiteleri ile insan Hakları Avrupa Mahkemesi önünde Türkiye’nin sıkça sikayet edilecegi olasılıgını da unutmamak gerekir.

Selda ÇAĞLAR