Sabır kelimesinin kökeni Arapça'dır ve 'birini bir şeyden alı koymak, hapsetmek, tutmak' gibi anlamlara gelir. Sabrın karşıtı; acelecilik, telaş, sızlanmak, şikâyet etmek gibi kavramlardır. "Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır", "Sabırla; koruk, helva; dut yaprağı, atlas olur", "Sabreden derviş, muradına ermiş", "Sabreyle işine, hayır gelsin başına", "Sabrın sonu selamettir" gibi atasözlerimiz, sabrın kültürümüzdeki yerini ve önemini ortaya koyar.
Sabır, her insanın sahip olması gereken önemli bir erdemdir ve bu erdem insana her fırsatta nasihat edilmiştir.
Sabır erdemi, beraberinde azim, sebat, metanet, hoşgörü, merhamet ve tevazuu getirir. Sabırsızlık ise, isyanla, ahlaksızlıkla, güçsüzlükle ve pişmanlıklarla birliktedir. İnsanın pişmanlıkları, sabırsız davranışlarından doğar. Sabırlı insan pişman olmaz.

Sabır ve Mevlana
Mevlana, Mesnevi'de ve Fîhi Mâfih'de sabır konularını ele almıştır. Asırlar önce yazılan bu eserlerde, insanın karşılaştığı problemlere karşı tavırlarının nasıl olması gerektiğini, bunalım ve depresyondan nasıl korunacağını, sabrını nasıl artıracağını anlatan hikâyeler ve öğretiler vardır. "Tespihlerinizin ruhu, sabırdır. Sabır, başlı başına bir tespihtir. O derece hiçbir tespih yoktur. Sabırlı ol, sabır kurtuluşun anahtarıdır. Sabır, sırat gibi insanı cennete ulaştırır." (Mesnevi, II / 3175-3177)
Sabır, bütün zorlukları gideren, insanı sıkıntılardan ferahlığa taşıyan bir erdem, bir çıkış kapısıdır. Hz. Mevlana sabrın sonundaki hikmeti şöyle açıklar:
"Sabret! Zira sabırla güçlük kalkar. Sabır, ferahlığın anahtarıdır." (Mesnevi, III. 1848)
"Sabır, mübarek bir şey; daima insandan üzüntüyü giderir." (Mesnevî, III: 1859)
"Gönüldeki her ferahlığın sebebi bir sıkıntıya bağlıdır." (Mesnevî, III: 2312)
Konuyu yine Hz. Mevlana'dan bir hikâye ile açıklayalım:
Lokman'ın efendisine bir karpuz hediye etmişlerdi. Lokman'ı çok seven efendisi, karpuzdan bir dilim kesip ona verdi. Lokman, şeker yiyormuş gibi karpuzu yedi. Onun karpuzu zevkle yediğini gören efendisi Lokman'a bir dilim daha verdi. Lokman o dilimi de yedi. Dilimler böylece on yediyi buldu. Efendisi Lokman'ın istekle ve iştahla yediğini görünce bir dilim de kendisi yemek istedi; fakat karpuzu ısırır ısırmaz ağzına acı bir tat geldi. Lokman'a neden karpuzun acı olduğunu söylemediğini sorunca Lokman şöyle dedi: "Senin sunduğun bir ikrama acı demek ayıp olur. Bana bunca nimet vermişken, bir acı lokmaya katlanamazsam başıma toprak." (Mesnevi; II. 1525-1545)
Yunus Emre de sabırlı olmanın faziletleri üzerinde durmuştur. Sabrı canın gıdası olarak görmüş, sabırlı olanın rahata kavuşacağını, pişman olmayacağını söylemiştir.

Sabrın Katalizörü Hoşgörüdür
Hoşgörü, yeryüzünde yaşayan her insanın, bir diğerine göre farklı düşündüğünü, hissettiğini ve davrandığını temel alan ve insanların birbirlerini kabul etmelerini sağlayan bir değerdir. Başarılı insanlar, bilinçli sabırları ve hoşgörüleriyle endişeye kapılmazlar.
Hoşgörü anlayışı tam olarak olgunlaşmış insan, haksızlığın olduğu yerde hoşgörü göstermek yerine adil yönünü ortaya koyar. Çünkü hoşgörü, insanları ve yaşanan hayatı doğru olana yönlendirmek için ortaya konan bir değerdir. Hoşgörü, adil olmanın da bir parçasıdır ve ikisi birden bir ahlak anlayışının unsurudur.
Hoşgörü; aldırmamak, boş vermek, kayıtsız kalmak, görmezden gelmek değildir. Hoşgörü, bir değerlendirme ve anlamlandırma sonucu anlayışlı olmaktır. Hoşgörü; aklın ve hikmetin aydınlattığı, sevginin şekillendirdiği bir duygudur.
Hoşgörü Türk toplumunun ahlaki bir özelliğidir ve tarihte de en umulmaz durumlarda dahi bu hoşgörüyü ortaya koymuştur. Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul'un fethinden sonra, umulanların aksine büyük bir hoşgörü içinde gayrimüslim cemaatleri, kendi liderleri yönetiminde inanç ve ibadetlerinde serbest bırakmıştır.
Çanakkale Gelibolu Yarımadası'nda ölen on binlerce Anzak, yine bu tarihsel Türk hoşgörüsünün kucağında yatmaktadır. Orada, ölen Anzaklar'ın ailelerine hitaben Atatürk'ün bir hitabesi vardır: "Ey analar, babalar! Çocuklarınız için üzülmeyin. Onlar bizim topraklarımızda genç yaşta hayatlarını kaybetmişlerdir. Onlar artık bizim de çocuklarımızdır. Müsterih olunuz."
Hoşgörü göstermek, öğrenilmiş bir sabırla her şeye katlanmak demek değildir. Yaptığımız tanımdaki gibi hoşgörü, bir başka insanı veya kendimizi kabul etmek, onun olduğu gibi olmasına izin vermek, yargılamamak ve sevgiyi azaltmamaktır. Fakat hoşgörü, bir başkasının ya da olayın bize zarar vermesine izin vererek bunları sineye çekip sabretmek anlamına gelmez. Yoksa adalet kavramından ödün verilmiş olur.
Hoşgörünün genişliği ölçüsünde ilişki ve iletişim de geniştir. Hoşgörü, insanlığın bir parçasıdır. Başarılarımızın huzurlu olması, hayatla ve insanlarla ilişkilerimize, iletişimimize bağlıdır. Bunun için ise gereken şey hoşgörüdür. Hoşgörünün olmadığı yerde öğrenilmiş sabır vardır ki bu, sadece zoraki davranılmasını sağlar. Hoşgörülü bir kişi diğer insanların da hoşgörü sahibi olmalarına yardım eder.
Hoşgörü, başarılı insanın altıncı duyusudur. Hayat bahçesinin en güzel ve en hoş kokulu çiçeğidir hoşgörü.

Cesaret, Erdemdir
Winston Churchill şöyle söylemiştir: "Cesaret, haklı olarak erdemlerin en değerlisi olarak bilinir; çünkü diğer bütün erdemler ona dayanır." Cesaret, gerçekten başarılı olan insanların başat gelen özelliğidir. Cesaret, başarının temelidir. Çünkü çoğu zaman cesaretsizliktir insanı başarılardan alıkoyan.
Cesaret, birçok insanın arzuladığı, hatta birçok insanın kendisinde var olduğuna inandığı fakat hayata geçirmekte zorlandığı bir tutumdur. Cesaret, bilinçsizce ileri atılmak, gözünü karartarak hareket etmek olmamalıdır. Cesaret, bir şeye karşı ilk adımın atılmasını sağlar.

Cesaret ve Akılcılık
"Cesaret, tehlike karşısında akıl ve zekânın kullanılmasıdır." Eflatun
Kişi ancak akılcı bir cesaretle başarıya ulaşabilir. Macera ruhuyla hareket eden, cahilce cesaret gösteren insanlar, ilk bakışta diğer insanlarda hayranlık uyandırsalar da, bu davranışlar kişi için hiç de iyi sonuçlanmaz.
Kişinin bütün davranışlarında görülen akıl, sergilediği cesaret örneklerinde mutlaka kendini gösterir. Akılcı kişinin ortaya koyduğu cesaret, körü körüne ve duygusal bir davranış değildir. Zaman zaman risk altına da girer, fakat bunlar hiçbir zaman ani bir duygusallığın güdümünde ve düşüncesizce yapılan hareketler olarak ortaya çıkmaz.

Cesaret ve Yetenek
"Bu dünyada yetenekli olmayan pek çok kişi, küçük bir cesaret sahibi olmadıkları için silinip gitmişlerdir." Sydney Smith
Birçok insan, birçok yetenek ve özelliklerle yaratılmıştır. Fakat bu insanların çoğu cesaretsizliklerinden dolayı, meydan okumaya korktuklarından dolayı yeteneklerini kullanamayarak hayattan beklentilerini elde edememişlerdir. Bu insanlar bu sonucu cesaretsizliklerine değil, şansa bağlayarak büyük bir gerçeği görmezden gelirler, kendilerini kandırırlar. Üstelik bunun farkında bile değillerdir. Görmezden gelinen bu gerçek şudur: Cesareti yoksa hayat insana hiçbir şey vermez; çünkü hayat, verdiği her şeyi sadece tek bir şeyle tahsil eder; cesaretle.

Cesaret ve Korku
"Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık da ölüme götürür." Seneca
Cesaret, salt korkmamak değildir. Korkunun kontrol altına alınması ve üzerimizde olumsuz etkiler yapmasına izin vermeyerek eyleme geçme isteğimizi devam ettirmektir. Örneğin; cesaret, trafiğin hızlı aktığı bir otoyolda ters yönde gitmek değildir.
Gerçek cesaret sahipleri de korkuya sahiptir. Fakat bu insanlar; korkularına galip gelirler ve onların kendilerini yönetmelerine izin vermezler. Böylece, cesaretleri kabadayılıktan ve dengesiz ataklardan arındırılır. Kontrol altına alınmış korku, kişinin cesaretini ortaya koyması için engel olmaktan çıkar.


ALINTI