Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları (SETA) Vakfı'nın, Türkiye'de yükseköğretim kurumlarının kalite güvence sistemini incelendiği raporu yayımladı. İşte raporda yer alan değerlendirmeler...

Raporda, Türkiye'de sorunlu bir üniversite özerkliği anlayışının var olduğu ve üniversitelerin kendini topluma karşı hesap vermez bir konuma yerleştirdiği, YÖK ve benzeri bürokratik kurumların da üniversitelerin topluma karşı hesap vermeme tavrını güçlendirdiği ifade edildi. Raporda, ''Dolayısıyla üniversitelerin topluma değil de YÖK benzeri yeni bir sivil ya da kamu akreditasyon kurumuna hesap vermesinin, üniversitelerin toplumla ilişkilerinin güçlenmelerine ne derece hizmet edeceği belirsizdir'' denildi.

''Yükseköğretimde Kalite Güvencesi'' konulu rapor, Karabük Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Mahmut Özer, Karabük Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr Bekir S. Gür ve Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Talip Küçükcan tarafından hazırlandı.

Kalite güvencesinin, eğitim, araştırma ve yönetim kalitesinin geliştirilmesiyle ilgili konu olduğu belirtilen raporda, kalite güvencesinin Türkiye'deki gelişimi, ABD, İngiltere, Almanya, İsveç, Finlandiya, Avusturya, Yunanistan ve Japonya gibi ülkelerdeki seyri ele alındı.

Türkiye'de mevcut yükseköğretim sisteminin 1981 yılında çıkarılan 2547 Yükseköğretim Kanunu ile 1982 Anayasası'nda belirlendiğine işaret edilen raporda, bu kanunla birlikte YÖK'ün ülkedeki yükseköğretimin planlaması ve yönetiminden sorumlu hale getirildiği kaydedildi.

Mevcut sistemin yetki ve sorumluluk alanları açısından oldukça merkeziyetçi yapıda olduğu, dünyanın pek çok yerinde aslen üniversitenin sorumluluğunda olan öğretimin planlaması, düzenlenmesi ve denetlenmesi gibi yetkilerin YÖK'e verildiği kaydedildi. Merkeziyetçi yapı dolayısıyla üniversite özerkliği ve kurumsal çeşitlilik konusunda tartışmaların sürdüğü anımsatılan raporda, ''Bu merkeziyetçi ve bürokratik yapılanmaya neden olan YÖK'ün yetkilerinin azaltılması, eşgüdüm ve planlamadan sorumlu bir üst kurula dönüştürülmesi hususunda önemli bir toplumsal mutabakat bulunduğu'' hatırlatması yapıldı.

YÖK'ün kalite denetim amacıyla kullandığı en önemli aracın bölüm ve program açma ile öğrenci alımının YÖK'ün onayına tabi tutulması olduğu, bu konuda belirlenen birtakım program açma ölçütleri bulunduğu, ancak program açıldıktan sonra bu ölçütlere ne derece uygun şekilde ilerlediğinin yeterince denetlenmediği vurgulanan raporda, şöyle denildi:

''YÖK'ün 1990'lı yıllardan itibaren Türkiye'de yükseköğretimde akreditasyona geçilmesine yönelik birtakım çalışmalar yaptığı ve kalite güvencesi konusunda gelgitler yaşadığı görülmektedir. Ne var ki bu çalışmalar henüz somut sonuçlar doğurmamış ve uygulamaya konmamıştır. Zaten akreditasyon üniversitelerden gelen bir talep sonucu değil, bürokratik yapının istemesi sonucu gündeme gelmiştir.''


''BÜYÜYEN ENDÜSTRİ''

Türkiye'de yükseköğretimin her yönüyle hala bir büyüme endüstrisi olduğu, yükseköğretimde okullaşma oranının yüzde 60'ın altında seyrettiğine, mevcut yükseköğretim programlarının talebi karşılamaktan uzak olduğuna dikkat çekilen raporda, ''Dahası, özellikle son yıllarda hükümetler yükseköğretime önem vermekte ve hem toplumsal talebin karşılanması hem de ekonomik büyümenin destekçisi olması hasebiyle yeni yükseköğretim kurumları açmaktadır'' denildi.

YÖK'ün gelişmiş yükseköğretim sistemlerine sahip ülkelerdeki kalite güvencesi mekanizmalarından zaten daha fazla yetkiye ve hareket esnekliğine sahip olduğu vurgulanan raporda, program açmak, öğrenci kabul etmek gibi işlemlerin YÖK'ün denetimi altında olduğuna işaret edildi. YÖK'ün dışında bir akreditasyon kurumunun da yükseköğretim kurumları üzerinde yetkilendirilmesinin hem yetki karmaşasına sebebiyet verme hem de yükseköğretim kurumları üzerindeki bürokrasiyi artırma riski taşıdığı vurgulanan raporda, şunlar kaydedildi:

''Türkiye'de zaten sorunlu bir üniversite özerkliği anlayışı vardır ve üniversite kendini topluma karşı hesap vermez bir konuma yerleştirmiştir. YÖK benzeri bürokratik kurumlar da üniversitelerin topluma karşı hesap vermeme tavrını güçlendirmiştir. Dolayısıyla üniversitelerin topluma değil de YÖK benzeri yeni bir sivil ya da kamu akreditasyon kurumuna hesap vermesinin üniversitelerin toplumla ilişkilerinin güçlenmelerine ne derece hizmet edeceği belirsizdir. Önümüzdeki yıllarda bürokratik onaylara ve kanuna gerek olmaksızın özel üniversite kurulması söz konusu olursa elbette o zaman özel üniversitelerin akredite edilmesi gerekliliği tartışılabilir.''


''YENİ ÜNİVERSİTE AÇMAK YERİNDE BİR KARAR''

Yükseköğretimde uygulanacak kalite güvence mekanizmalarının, ülkenin genel yükseköğretim politikaları ve yükseköğretim sistemiyle uyumlu olması gerektiği ifade edilen raporda, daha sonra şu görüşlere yer verildi:

''Türkiye'de zaten yükseköğretim kurumu açmaktan program açmaya kadar olan süreçler oldukça katı kurallara bağlanmıştır ve ilgili kuruluşlardan izin almaksızın hiçbir surette eğitim verilemez. Oldukça bürokratik bir yapı arzeden bu tip bir yükseköğretim sisteminde mevcut düzenlemelerin üstüne bir de akreditasyon uygulamak yükseköğretim bürokrasisini daha da artıracaktır. Bu da yükseköğretimin gelişimini olumsuz etkileme riski taşımaktadır.

Türkiye'nin mevcut yapısı göz önüne alındığında önünde iki seçenek görünmektedir. Ya Japonya ve ABD örneğinde olduğu gibi bürokratik düzenlemeler önce azaltılacak, özel yükseköğretim kurumlarının kurulmasına izin verilecek ve sonra akreditasyondan yararlanılacaktır ya da İsveç ve Finlandiya örneğinde olduğu gibi zaten mevcut kalite denetim mekanizmaları aktifleştirilecektir. Bu iki seçenek özünde birbirine zıt değildir. Her ikisinde de kalite gözetilmektedir.

Hükümet, toplumsal talebi karşılamak adına son yıllarda çok sayıda yeni yükseköğretim kurumu açmıştır. Bu kurumların açılması yükseköğretimde toplumsal talebin karşılanması ve yükseköğretimdeki okullaşma oranların artırılması adına son derece yerinde bir karardır. Bununla birlikte hükümet büyüme eğiliminde olan yükseköğretime desteğini artırarak sürdürmelidir. Üniversitelerin personel eksikliklerinin giderilmesi ve fiziksel donanımlarının tamamlanmasına yönelik çalışmalar tamamlanmalıdır.''


''ÜNİVERSİTELER MEZUNLARINI İZLESİN''

Nitelikli öğretim üyesi yetiştirilmesi için yürütülen çalışmalara, yurtiçi ve yurtdışında lisansüstü ve destek programlarının hacminin genişletilmesine ve bu amaçla ayrılan kaynakların artırılmasına ihtiyaç duyulduğu dile getirilen raporda, şu önerilere yer verildi:

''Türkiye'nin öncelikleri ve mevcut durumu bilinmeden kalite güvencesi konusunda atılacak adımların, üniversiteler üzerinde yeni bir bürokratik yük oluşturma riski vardır. Avrupa yükseköğretiminde de oldukça tartışmalı bir konu olan kalite güvencesi konusunda atılacak adımların paydaşların katılım ve önerilerine açık, dikkatli ve yavaş olmasında fayda vardır.

Yükseköğretim kurumları mevcut programların kalitesini artırmak adına mezunlarını izlemeli ve ilgili sektörlerde deneyim kazanmış insanlardan eğitim süresince faydalanmalıdır. YÖK, yükseköğretim programlarıyla ilgili belirli aralıklarla performans değerlendirmeleri yapmalı, ihdas edilen ölçütleri sağlamayan programlara eksikliklerini tamamlamaları için ek süre verilmeli ancak bu süre sonunda da iyileşme sağlanmazsa yaptırımlar uygulanmalıdır. YÖK'ün program başvurularını ve programları denetimi memurların yürüttüğü bir değerlendirmeden ziyade akademisyenlerin aksan/meslektaş değerlendirmesi olarak işlemelidir. Sınırlı kaynakların verimsiz kullanımına yol açmamak için üniversiteler program açarken, ilgili programa ülkenin ne derece ihtiyacı olduğu ve mezunlarının istihdam edilebilirliklerini gözetmeyi bir sorumluluk olarak görmelidirler.''




-memurlarnet-